Mehmet Âkif Ersoy (1873-1936), sadece İstiklal Marşı’nın şairi değil; aynı zamanda bir veteriner hekim, öğretmen, hafız, milletvekili ve en önemlisi, sözüyle özü bir olan “karakter” adamıdır. O, Türk edebiyatında gerçekçiliğin (realizmin) en samimi temsilcilerinden biri olarak, fildişi kulelerden değil, sokağın, caminin ve cephenin içinden seslenmiştir.
1. Safahat: Bir Toplumun Röntkeni
Âkif’in yedi kitaptan oluşan dev eseri Safahat, II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar uzanan toplumsal yapının manzum bir tarihidir.
- Halkın Sesi: O, “Süleymaniye Kürsüsü’nde” veya “Fatih Kürsüsü’nde” konuşurken aslında İslam dünyasının neden geri kaldığını, cehaletin ve tefrikanın (bölünmüşlüğün) açtığı yaraları teşhis eder.
- Küfe ve Mahalle Kahvesi: Âkif, sosyal adaletsizliği ve toplumsal yozlaşmayı anlatırken son derece gerçekçidir. Sokaktaki sahipsiz çocuğu (Küfe) veya tembelliğin yuvası haline gelen kahvehaneleri anlatırken kalemini bir neşter gibi kullanır.
2. Milli Mücadele ve Vaiz Olarak Şair
Âkif, sadece yazan değil, yaşayan bir münevverdir. Kurtuluş Savaşı başladığında Ankara’ya gitmiş, cami kürsülerinden (özellikle Kastamonu Nasrullah Camii) halkı milli direnişe çağırmıştır.
- İstiklal Marşı: Bu eser, onun kişisel şiiri değil, bir milletin bağımsızlık beyannamesidir. Ödül olarak verilen parayı reddedip “Milletin malıdır” diyerek Safahat’a almaması, onun ahlaki büyüklüğünün en net kanıtıdır.
- Asım’ın Nesli: Âkif, hayalindeki ideal Türk gençliğini “Asım” karakterinde sembolleştirir. Bu gençlik; bilgili, sporcu, ahlaklı ve vatanı için canını feda edebilecek kadar fedakârdır.
3. Batı Teknolojisi, Doğu İrfanı: İdeal Sentez
Âkif, körü körüne bir Batı düşmanı değildir. Onun formülü nettir: “Batı’nın ilmini ve fennini almak, ama Doğu’nun ahlak ve kültür değerlerini korumak.” Japonya örneğini sık sık vererek, bir milletin özünü kaybetmeden nasıl kalkınabileceğini anlatır.
4. Gurbet ve Hüzün: Mısır Yılları
Hayatının son yıllarını Mısır’da geçiren Âkif, burada derin bir vatan hasretiyle doludur. Bu dönemde yazdığı “Gölgeler”, onun mistik derinliğinin ve hüzünlü iç dünyasının zirvesidir. 1936’da İstanbul’a döndüğünde, vefatı Türk gençliği tarafından büyük bir sevgi seliyle karşılanmış, cenazesi adeta sessiz bir milli yürüyüşe dönüşmüştür.
